Ümit Yaşar, Beşinci Mektub'unda ne güzel anlatır beklemeyi."Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan"
Bazen gerçekten sevdiğin elinden kayar gider. Yıkılırsın, yakarırsın, yalvarırsın... Nafile. Dizlerinin üzerine çöker kalırsın. Ve o bekleme saati sıfırdan başlar akmaya. Artık, son sürat ilerleyen bir araba gibi önüne geçeni ezecek, durduramayacağın iki zaman ilerlemekte. Biri ömür saati, diğeri bekleme saati. İkisi birbirinden farklı, birbirinden ayrı...
Muhtemeldir ki ömür saati daha önce durmakta.
Bir bekleme salonu gibidir dünya,
oturursun bir köşeye sessizce,
beklersin günlerce, aylarca, senelerce...
Gelip-gidenler, beklediğine kavuşanlar, ömür saati dolanlar,
vazgeçip gidenler, inat edip bekleyenler... Etrafına bakarsın, ağlarsın, aldanırsın tak eder canına kalkıp gitmek istersin ama sonra beynini kemiren "Ya geliyorsa?" düşüncesi dizlerinin bağını çözer yığılır kalırsın yeniden.
Alışırsın salona, senin gibi bekleyen insanlara.
Ne yaptığını unutursun bazen orada.
Bi ara gözünü ayırmadığın o saate ara ara başlarsın bakmaya.
Bu sabrediş artık dönüşmüştür hummalı bir hastalığa.
Ara ara gelir nöbetler yığılır kalırsın olduğun bir köşeye. Gelen hala yoktur. Nerde hata yaptığını anlarsın. Giden, değişmeye, seni unutmaya başlamıştır. Artık, tanımadığın o milyonlarca kişiden biri olmaktadır. Ama, sen hala sensin, o salonda beklemektesin, akan zamanı geri alacağına inanarak. Ne zaman geri gelir, ne giden.
Akan zaman başka zaman, gelen ise başka bir kişi.
Gelmez ki geri gittiği gibi.
Gözün saate ilişir, son saniyeleri sesini işitirsin, tik-tak-tik-tak. Salonun açılan kapısından gelen rüzgarı yüreğinde hissedersin. Ömür saatinin sonuna gelmişsindir.
Artık o çürümüş seherde gülü gülle açıklayamayız şeyhim.
YanıtlaSil